fbpx

“MÜLTECİ HAKLARINI KORUMAK İÇİN GÜÇLÜ İŞ BİRLİĞİ ŞART”

Bekir Altaş Söylesi 21 Ağustos 2026

2026 yılı, mültecilerin uluslararası düzeyde korunmasının temelini oluşturan 1951 Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme’nin 75. yılı. Yetmiş beş yıldır milyonlarca insanın güvenliğe ulaşmasına ve haklarının korunmasına hukuki bir çerçeve sunan Sözleşme’nin yıl dönümü, sığınma hakkına, uluslararası dayanışmaya ve mültecilerin korunmasına yönelik taahhütlerin yenilenmesi için önemli bir çağrı niteliği taşıyor. 

Sığınmaya erişimin zorlaştırıldığı, geri göndermeme ilkesi başta olmak üzere temel hukuki güvencelerin baskı altında kaldığı bir dönemde, devletler, uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum arasındaki iş birliği her zamankinden daha fazla önem kazanıyor.

HASENE International e. V.

Kreissparkasse Köln
IBAN: DE80 3705 0299 0149 2890 54
BIC: COKSDE33XXX

Bu anlamlı yıl dönümünde HASENE ile Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği — UNHCR — arasında Cenevre’de imzalanan iş birliği anlaşması, insani yardım ve koruma çalışmalarının güçlendirilmesi açısından önemli bir adım oluşturuyor. Kriz bölgelerindeki şartlara göre ortak projeler geliştirilmesini öngören anlaşma; acil yardımın yanı sıra barınma, sağlık, eğitim, temiz su, hijyen ve nakdi yardım gibi farklı alanlarda ortak çalışmaların önünü açıyor. 

HASENE Başkanı Bekir Altaş ile UNHCR ile imzalanan anlaşmanın kapsamını, UNHCR’nin zorunlu yerinden edilme krizlerindeki rolünü, mültecilerin hukuki haklarının korunmasını, farkındalık çalışmalarının önemini ve Avrupa başta olmak üzere dünyada sığınma hakkının karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri konuştuk.


2026 yılı, 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin 75. yılı. Bu yıl dönümü sizce nasıl bir anlam taşıyor?

1951 Mülteci Sözleşmesi, İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı büyük insani yıkımın ardından, zulümden ve tehlikeden kaçmak zorunda kalan insanların korunması amacıyla ortaya konulmuş tarihî bir mutabakattır. Aradan 75 yıl geçmiş olmasına rağmen Sözleşme’nin ortaya koyduğu ilkeler güncelliğini ve önemini koruyor. Dünyanın farklı bölgelerinde savaşlar, çatışmalar, siyasi baskılar ve ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle milyonlarca insan evini terk etmek zorunda kalıyor. Buna karşılık, bazı ülkelerde sığınmaya erişimin zorlaştırıldığına ve mültecilerin hukuki güvencelerinin tartışmaya açıldığına şahit oluyoruz.

Dolayısıyla 75. yıl, devletlere, uluslararası kuruluşlara ve sivil topluma ortak sorumluluklarını yeniden hatırlatıyor. Sözleşme’nin temelinde yer alan insan onurunu koruma, ayrımcılıkla mücadele etme ve insanları hayatlarının ya da özgürlüklerinin tehlikede olacağı yerlere geri göndermeme ilkelerine güçlü biçimde sahip çıkılması gerekiyor. Geri göndermeme ilkesi, 1951 Sözleşmesi’nin temel taşlarından biridir. 

UNHCR ile imzaladığımız anlaşmanın böyle anlamlı bir döneme denk gelmesini de hem sembolik hem de pratik açıdan kıymetli buluyoruz.

HASENE ile UNHCR arasında imzalanan iş birliği anlaşması neden önemli? Bu anlaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu anlaşmayı, HASENE’nin insani yardım çalışmalarını daha güçlü, koordineli, etkili ve sürdürülebilir hâle getirmesi bakımından önemli bir adım olarak görüyoruz.

UNHCR, mültecilerin ve zorla yerinden edilmiş insanların korunması konusunda küresel ölçekte önemli bir tecrübeye, kurumsal kapasiteye ve geniş bir saha ağına sahip. HASENE olarak bizim de farklı coğrafyalarda, yerel paydaşlarla birlikte yürüttüğümüz çalışmalardan kaynaklanan uzun yıllara dayalı bir saha deneyimimiz bulunuyor.

Bu iki kapasitenin birbirini tamamlamasının önemli olduğunu düşünüyoruz. UNHCR’nin uluslararası koruma bilgisi, koordinasyon tecrübesi ve kurumsal imkânları ile HASENE’nin sahaya yakınlığı, yerel paydaşlarla çalışma pratiği ve ihtiyaçları yerinde değerlendirme yaklaşımı bir araya geliyor.

UNHCR’nin mülteci krizlerinin çözümündeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

UNHCR’yi yalnızca acil yardım sağlayan bir kurum olarak değerlendirmek eksik olur. UNHCR, mültecilerin uluslararası korumaya erişmesi, hukuki ve fiziksel güvenliklerinin gözetilmesi, devletler ve insani yardım kuruluşları arasında koordinasyon sağlanması ve kalıcı çözüm imkânlarının geliştirilmesi bakımından merkezi bir role sahip.

UNHCR aynı zamanda mültecilerin ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin haklarını koruyan yasaların, politikaların ve uygulamaların güçlendirilmesi için hükûmetler, kamuoyu ve sivil toplum nezdinde savunuculuk çalışmaları yürütüyor. Bu hak temelli yaklaşım, UNHCR’nin çalışmalarının temel unsurlarından biridir. 

Elbette hiçbir uluslararası kuruluş savaşları, siyasi krizleri veya zorunlu göçün temel nedenlerini tek başına ortadan kaldıramaz. UNHCR’nin etkisi de devletlerin siyasi iradesine, uluslararası toplumun desteğine, yeterli kaynakların sağlanmasına ve sivil toplum kuruluşlarıyla kurulacak güçlü iş birliklerine bağlıdır.

Bu nedenle UNHCR ile sivil toplum kuruluşları arasındaki iş birliğini tali bir unsur olarak görmüyoruz. Aksine bu iş birliği, etkili bir koruma sisteminin temel parçalarından biridir. Uluslararası tecrübenin yerel bilgi ve saha kapasitesiyle buluşması, krizlere daha hızlı ve daha isabetli cevap verilmesini sağlar.

Anlaşmanın mülteciler ve zorla yerinden edilmiş insanlar açısından nasıl bir karşılığı olacak?

İnsani krizlerin en ağır sonuçlarından birini, evini terk etmek zorunda kalan insanlar yaşıyor. Yerinden edilen bir kişi yalnızca evini kaybetmiyor. İşini, eğitim imkânlarını, sosyal çevresini, geçim kaynaklarını ve çoğu zaman geleceğe ilişkin güven duygusunu da kaybediyor.

Bu nedenle yalnızca acil ihtiyaçları karşılamak yeterli değildir. Elbette gıda, barınma, sağlık, temiz su ve hijyen gibi temel ihtiyaçlara zamanında cevap verilmesi hayati önem taşır. Ancak bunun yanında insanların haklarını bilmeleri, güvenilir bilgiye ulaşabilmeleri, çocukların eğitimden kopmaması ve ailelerin güvenli ve onurlu bir hayat kurabilmesi de gerekir.

Bizim yaklaşımımızda insani yardım ile hukuki koruma birbirinden ayrı değildir. İnsani yardım, hukuki korumanın alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. İnsani yardım insanların bugününü korurken, hak temelli koruma onların yarınlarını güvence altına almaya katkı sağlar.

Bu iş birliğinin özellikle kırılgan durumdaki mülteci ve yerinden edilmiş topluluklara yönelik daha kapsamlı, koordineli ve sürdürülebilir çalışmalar geliştirilmesine imkân sağlayacağını düşünüyoruz.

HASENE’nin bugüne kadarki saha tecrübesi bu ortaklığa nasıl bir katkı sunacak?

HASENE olarak farklı kriz bölgelerinde doğrudan sahada çalışmalar yürütüyoruz. Yerel paydaşlarla iş birliği yapıyor, ihtiyaçları mümkün olduğunca yerinde tespit ediyor ve projelerin uygulanmasını takip ediyoruz.

Saha tecrübesinin en önemli katkısı, ihtiyaçların yalnızca masa başında veya genel veriler üzerinden değil, doğrudan insanların yaşadığı şartlar dikkate alınarak değerlendirilmesidir. Çünkü her ülkenin, her bölgenin ve hatta aynı bölge içindeki farklı toplulukların ihtiyaçları birbirinden farklı olabilir.

Yerel kuruluşlarla çalışmak; toplumların önceliklerini, mevcut imkânları ve uygulamada karşılaşılabilecek güçlükleri daha doğru anlamamıza yardımcı oluyor. Bu yaklaşım aynı zamanda yürütülen çalışmaların takibini ve alınan geri bildirimlerin projelere yansıtılmasını kolaylaştırıyor.

HASENE’nin bu saha deneyiminin, UNHCR’nin uluslararası koruma bilgisi, koordinasyon tecrübesi ve kurumsal kapasitesiyle birleşmesinin etkili bir tamamlayıcılık oluşturacağına inanıyoruz.

İş birliği kapsamında öncelikli olarak hangi alanlarda çalışmalar yürütülmesi planlanıyor?

Burada tek bir alana veya standart bir proje modeline odaklanmak yerine, sahadaki gerçek ihtiyaçlara göre hareket etmeyi önemsiyoruz.

Acil insani yardımların yanı sıra barınma, sağlık, eğitim, temiz su ve hijyen gibi temel ihtiyaçlar öncelikli çalışma alanları arasında bulunuyor. Bunun yanında ihtiyaçların ve şartların uygun olması hâlinde nakdi yardım programları da değerlendirilebilecek.

Ancak hangi ülkede, hangi bölgede ve hangi projenin uygulanacağına önceden tek taraflı olarak karar vermek doğru olmaz. Projelerin, bölgedeki ihtiyaçların, mevcut imkânların, risklerin ve yerel şartların taraflarca birlikte değerlendirilmesi sonucunda belirlenmesi öngörülüyor. 

Bizim için önemli olan, yardımın yalnızca ulaştırılması değil, doğru kişiye, doğru zamanda, doğru yöntemle ve insan onurunu koruyan bir yaklaşımla ulaştırılmasıdır.

Bu iş birliğinin farkındalık ve mülteci haklarının savunulması açısından da bir boyutu olabilir mi?

Bunu son derece önemli görüyoruz. Mültecilerin korunması yardım malzemelerinin ulaştırılmasından ibaret değildir. Mültecilerin haklarını bilmeleri, kamu kurumlarının ve sivil toplum kuruluşlarının uluslararası koruma standartları konusunda güçlendirilmesi ve kamuoyunda mülteciler hakkında yayılan yanlış bilgilerin azaltılması da koruma çalışmalarının önemli bir parçasıdır.

Somut faaliyetler tarafların ortak planlaması ve mutabakatı doğrultusunda belirlenecektir. Bununla birlikte bu iş birliğinin, zaman içerisinde farkındalık ve kapasite geliştirme çalışmalarını da destekleyebilecek bir zemin oluşturmasını önemsiyoruz.

Örneğin siyasi karar vericilere ve yerel yöneticilere yönelik bilgilendirme toplantıları, sivil toplum çalışanları için mülteci hakları eğitimleri, çok dilli haklara erişim rehberleri, medya çalışanlarına yönelik doğru ve ayrımcı olmayan dil çalışmaları ve toplumlar arası diyaloğu güçlendirecek projeler geliştirilebilir. Farkındalık çalışmaları, önyargıları azaltabilir; haklara ilişkin farkındalık ise hem kurumların uygulamalarını hem de toplumun yaklaşımını olumlu yönde etkileyebilir.

Burada özellikle altını çizmek istediğimiz bir husus var: Farkındalık çalışmaları yalnızca mülteciler hakkında konuşmak şeklinde yürütülmemelidir. Mültecilerin de kendi tecrübelerini, ihtiyaçlarını ve çözüm önerilerini doğrudan paylaşabildikleri katılımcı süreçler oluşturulmalıdır.

Bu noktada siyaset ve sivil toplum arasındaki iş birliğinin önemi nedir?

Siyaset hukuki ve idari çerçeveyi oluşturur. Sivil toplum ise sahadaki ihtiyaçları görünür kılar, uygulamadaki sorunları tespit eder, insanlara doğrudan ulaşır ve haklara erişimi destekler. Bu iki alan arasında sağlıklı bir iletişim kurulmadığında, alınan kararlarla sahadaki gerçeklik arasında ciddi bir mesafe oluşabilir.

UNHCR’nin uluslararası birikimi, sivil toplumun saha bilgisi ve siyasi kurumların karar alma kapasitesi birbirini tamamlamalıdır. Bu iş birliğinin önemi tam da burada ortaya çıkıyor.

Avrupa başta olmak üzere dünyada mültecilerin hukuki haklarının kısıtlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu gelişmeleri büyük bir tehlike olarak görüyoruz. Devletlerin sınırlarını ve göç süreçlerini düzenleme yetkisi elbette vardır. Ancak bu yetki; insanların sığınma talebinde bulunma hakkını, başvurularının bireysel ve adil biçimde incelenmesini, hukuki yardıma erişimini ve tehlike altında olacakları bir ülkeye geri gönderilmeme güvencesini ortadan kaldıramaz.

Özellikle Avrupa, insan hakları hukuku ve mülteci koruma sistemi bakımından önemli bir tarihsel ve kurumsal birikime sahip. Bu nedenle Avrupa’da temel koruma ilkelerinin zayıflaması, küresel ölçekte de olumsuz sonuçlar doğurabilir.

Sığınmaya ve ülke topraklarına erişimi engelleyen uygulamalar, şiddet içeren geri itmeler ve insanları korunma talep etmekten caydırmayı amaçlayan politikalar, mülteci hukukunun temel ilkelerini aşındırma riski taşıyor. UNHCR de Avrupa’daki bu tür kısıtlamaların ve geri itmelerin temel koruma ilkelerine zarar verdiğine dikkat çekiyor. 

Burada güvenlik ile insan haklarını birbirinin alternatifi gibi sunmamak gerekir. Sınırların düzenli ve güvenli biçimde yönetilmesi ile sığınma hakkının korunması birlikte mümkündür. Bir kişinin başvurusunun incelenmesi, o kişiye otomatik olarak kalıcı oturum hakkı verilmesi anlamına gelmez. Ancak herkesin talebini güvenli ve adil bir prosedür içinde sunabilmesi hukukun temel gereğidir.

Mültecilerin haklarının siyasi şartlara veya kamuoyundaki geçici eğilimlere göre daraltılması, yalnızca zorla yerinden edilmiş insanlara zarar vermez. Aynı zamanda hukuk devleti anlayışını, uluslararası sözleşmelerin güvenilirliğini ve insan haklarının evrenselliği ilkesini de zedeler.

Bazı ülkelerde koruma sorumluluğunun başka ülkelere devredilmesi tartışılıyor. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uluslararası iş birliği ve sorumluluk paylaşımı gereklidir. Fakat sorumluluk paylaşımı ile sorumluluktan kaçınmak arasında önemli bir fark vardır.

Mültecilerin korunmasına ilişkin yükün yalnızca coğrafi olarak kriz bölgelerine yakın veya ekonomik imkânları daha sınırlı ülkelere bırakılması adil değildir. Koruma sorumluluğunun yeterli hukuki güvenceler bulunmadan başka ülkelere devredilmesi, insanların haklara ve etkili başvuru yollarına erişimini zorlaştırabilir.

Gerçek anlamda uluslararası iş birliği; sorumluluğun adil paylaşılmasını, ev sahibi ülkelerin desteklenmesini, insani yardımın güçlendirilmesini ve güvenli, hukuka uygun çözüm yollarının geliştirilmesini gerektirir.

Mülteci krizleri sınır aşan krizlerdir. Bu nedenle çözümleri de dayanışmaya, ortak sorumluluğa ve uluslararası hukuka dayanmalıdır.

Mültecilere yönelik çalışmalar yürütülürken ev sahibi toplumların ihtiyaçları nasıl dikkate alınmalı?

Mültecilerin haklarının korunması ile ev sahibi toplumların ihtiyaçlarının gözetilmesi birbirine karşıt hedefler değildir. Bu iki alanı birbirine rakip gibi sunmak, toplumsal gerilimi ve kutuplaşmayı artırır.

Özellikle uzun süreli krizlerde yerel sağlık, eğitim, barınma ve sosyal hizmet sistemleri üzerinde ek bir yük oluşabilir. Bu nedenle geliştirilen projelerin yalnızca mültecilere değil, imkânlar ölçüsünde ev sahibi toplumların ve yerel hizmetlerin güçlendirilmesine de katkı sunması önemlidir.

Hak temelli yaklaşım, bir topluluğun haklarını diğerinin aleyhine savunmak anlamına gelmez. Amaç adil kaynak kullanımını, toplumsal dayanışmayı ve ortak yaşamı güçlendirmektir.

Farkındalık çalışmaları da bu nedenle tek yönlü olmamalıdır. Hem mültecilerin hakları ve sorumlulukları konusunda bilgilendirilmesi hem de ev sahibi toplumların doğru bilgiye ulaşması gerekir. Karşılıklı temasın ve diyaloğun güçlendirilmesi, yanlış bilgilerin ve önyargıların azaltılmasına katkı sağlayabilir.

Mültecilerin projelerin hazırlanması ve uygulanması süreçlerine katılımı sizce neden önemli?

Mültecileri yalnızca yardım alan kişiler olarak görmek doğru değildir. Onlar hak sahibi bireylerdir ve kendi hayatlarını etkileyen kararların alınmasında söz sahibi olmalıdırlar.

Bir projenin masa başında doğru görünen yönleri, sahada insanların gerçek ihtiyaçlarına karşılık gelmeyebilir. Bu nedenle ihtiyaç analizinden proje tasarımına, uygulamadan sonuçların değerlendirilmesine kadar farklı aşamalarda mültecilerin görüşlerinin alınması gerekir.

Geri bildirim ve şikâyet mekanizmalarının erişilebilir olması, kadınların, gençlerin, engellilerin ve diğer kırılgan grupların süreçlere katılımının desteklenmesi önemlidir. Mülteci öncülüğündeki kuruluşlarla ve topluluk temsilcileriyle kurulacak iş birlikleri de projelerin niteliğini ve güvenilirliğini artırabilir.

UNHCR’nin koordinasyon yaklaşımı da hükûmetlerin, yerel yönetimlerin, sivil toplumun, mültecilerin ve ev sahibi toplulukların sürecin farklı aşamalarına katılmasını öngören geniş bir iş birliği anlayışını esas alıyor. 

Biz insanlar adına değil, mümkün olduğunca insanlarla birlikte hareket eden bir yardım yaklaşımını önemsiyoruz.

Bu anlaşmanın başarısını hangi ölçütler belirleyecek?

Bizim açımızdan başarının ölçüsü, anlaşmanın imzalanmış olması değildir. Asıl başarı, bu anlaşmanın sahada nasıl bir sonuç oluşturduğudur.

Elbette kaç kişiye ulaşıldığı önemlidir. Ancak yalnızca sayılara bakmak yeterli olmaz. Ulaşılan insanların hayatında ne tür bir değişim meydana geldiğini, yardımın en kırılgan kişilere ulaşıp ulaşmadığını ve sunulan desteğin sürdürülebilir bir etki oluşturup oluşturmadığını da değerlendirmeliyiz.

Başarıyı değerlendirirken şu soruları sormamız gerekir: Yardım doğru zamanda ulaştı mı? Gerçek ihtiyaca cevap verdi mi? İnsan onurunu korudu mu? Mültecilerin geri bildirimleri dikkate alındı mı? Çocukların eğitime, ailelerin sağlık ve barınma hizmetlerine erişimi güçlendi mi? Yerel paydaşların kapasitesine katkı sağlandı mı? Çalışmalar şeffaf ve hesap verebilir biçimde yürütüldü mü?

Dolayısıyla başarının temel ölçüsü, ulaşılan kişi sayısının yanında insanların güvenliğe, haklara ve kendi hayatları üzerinde yeniden söz sahibi olma imkânına ne ölçüde kavuştuğudur.

Son olarak, bu anlaşmayla ve mültecilerin korunmasıyla ilgili vermek istediğiniz temel mesaj nedir?

İnsani krizlerin boyutu ve çeşitliliği, hiçbir kurumun tek başına yeterli olamayacağını açık biçimde gösteriyor. Bugün daha güçlü koordinasyona, güvenilir bilgi paylaşımına, adil sorumluluk üstlenmeye ve uzun vadeli iş birliklerine ihtiyacımız var.

Mültecilerin temel hakları siyasi konjonktüre göre daraltılabilecek haklar değildir. Bir insanın güvenliğe ulaşabilmesi, sığınma talebini adil bir prosedür içinde sunabilmesi ve hayatının ya da özgürlüğünün tehlikede olacağı bir yere geri gönderilmemesi, uluslararası koruma sisteminin temelidir.

İnsani yardım insanların acil ihtiyaçlarını karşılarken, hukuki koruma onların güvenli ve onurlu bir gelecek kurabilmelerinin zeminini oluşturur. Bu nedenle yardım çalışmalarıyla hak temelli korumayı birbirinden ayırmamak gerekir.

HASENE olarak sahip olduğumuz imkânları, yerel paydaşlarımızla kurduğumuz ilişkileri ve saha tecrübemizi daha fazla insanın yararına kullanmak istiyoruz. UNHCR’nin uluslararası koruma ve koordinasyon kapasitesiyle bu tecrübenin bir araya gelmesinin önemli sonuçlar doğuracağına inanıyoruz.

Aynı zamanda siyasi karar vericiler, sivil toplum, medya ve kamuoyu nezdinde mülteci haklarına ilişkin farkındalığın güçlendirilmesini önemsiyoruz. Özellikle Avrupa başta olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde hukuki koruma standartlarının zayıflaması büyük bir tehlikedir. Bu eğilim karşısında uluslararası hukukun temel ilkelerine ve insan onuruna daha güçlü biçimde sahip çıkmalıyız.

Bizim için asıl hedef, imzalanan iş birliği çerçevesinin uygulanabilir projelere, güçlenen haklara ve sahada ölçülebilir, kalıcı sonuçlara dönüşmesidir.